Siyaset ve geniş bir toplumsal kitle bu ülkede, “ yok artık! Bu da olmaz!” dedirtecek bir şey bırakmadı…Hatta, “ Burası Türkiye” deyişi sokak sloganı oldu!

          Daha küçük bir çocukken, “ Dik durun, kimsenin karşısında eğilmeyin! Dilediğiniz yerde, dilediğiniz gibi yaşayın. Amaaa;

          Sadece suç değil, kabahat bile işlemeyin! Yanlış, ayıplı bir şey yapmayın. Beni sakın Devlet Kapısına düşürmeyin! ” diye, her gün tepemizde olan bir Anne-Baba tarafından sokağa, okula öyle yollanmışız!

           Onlar; “ Devlet Baba seni korur, kollar! Çoluk Çocuk çok güvenli bir ülkede huzur içinde yaşarsın!..Şunu bil ki, Devlet asla unutmaz! Her suçun, her yanlışın hesabını bir gün mutlaka sorar!” derlerdi…

           Bizim kuşak bunu bir tarihe kadar böyle bildi : -)

           Ne zaman ki, siyasi etikte toplumsal erozyon yaşanmaya başladı; kimse suçu, yanlışı, kabahati iplemez oldu. Bütün toplum O erozyondan payını aldı!..

           Siyaset, kamu bürokrasisine radikal erozyonlar yaşatmaya başladı. 5-6 yıl  sonunda, taaa 1981’de Donatım’da memurluktan istifa ettim. Çok genç yaşta, birinci derecede imza yetkisi olan bir müdürlüğü terk etmişim.

           Çünkü, Anam-Babam, “ Bizi Devlet kapısına düşürme! Suç değil, kabahat bile işleme!” genleriyle beslemiş… Siyaset ise; Devlet Müdürü, Devlet Memuru, Kanun, Mesleki Liyakat, Sınavla Göreve Alma, İhale Yasası, Mahkeme Kararı gibi, olmazsa olmaz Devlet tanımlarını hüllelerle yok etmeye başlamış…

           O genç yaşta, hayatımın belki en güvenli, en saygın zamanları… Devlet ve Devlet Görevi’ne olan inancım, çoluk çocuğumun geleceğini maceraya sokma pahasına beni istifaya götürmüş.

           Şimdi, bugün !!!

           “ Sakarya’da Vali, Emniyet Müdürü, Rektör, Defterdar, Hakim, Savcı, Öğretmen olmak çok çok daha zor!..Oysa, O görevler ve daha on binlerce kamu görevlisi benim için, hepimiz için varlar!

           Yasama Yürütme Yargı, Kuvvetler Ayrılığı Prensibi; Devletin bize sağladığı  en büyük yaşam huzuru ve güvenidir…” Kamu Görevi ” tarifi tam da budur!..

           Yasama Yürütme Yargı, kendisine verilen yetkileri, yasalara uygun ve doğru yerine getiremezse, toplumsal yıkım kaçınılmazdır… Hele, Yasama Yürütme Yargı kendi oluşumlarının yönetilmesinde Tam Bağımsız-ÖZERK- bırakılmazsa, işimiz biter!

            Vay canına, şöyle bir düşünün, biz bugün nerelere gelmişiz? Anayasa Mahkemesi Kararları bile uygulanamıyor! Danıştay, Yargıtay kararları yok sayılıyor…Bu, senin benim için değil, tüm toplum için kötü bir sondur…

            Aklım çıkıyor; sabah burada var olan hakim, savcı öğleden sonra tayin edilebiliyor… Hafta sonu, Türkiye Kürek Şampiyonası’nda madalya, kupa dağıtan Gençlik Spor İl Müdürü; hafta başı görevden alınabiliyor…

            İyi ki, Anamın-Babamın Devlet Saygısı ile beslenmiş; O beni besleyen saygının kaybolduğunu da genç yaşta görmüşüm!

          Ama, asıl önemli olan ülke halkımın bu tehlikeyi görebilmesidir.   

       

                       SAGÜSAD-SAKARYA GÜZEL SANATLAR DERNEĞİ

            Adapazarı Şehri, “ 17 Ağustos 1999 Yüzyılın Depremi “ ile yıkıldı. Ama, yok edilmedi. Adını, tarih ve sosyal görgüsüzlük,  “ Sakarya “ yaptı… Adapazarı ismi  D.100, TEM gibi uluslar arası yollardan silindi, tarihten şimdilik silinemedi!.

            17 Ağustos Depremi Atatürk Parkı içindeki Orduevi’ni de yıktı. O alana,     “ Deprem Müzesi “ yapıldı. Ama, hiçbir çalışma O Müzeyi işleve sokamadı, halka da yeterince tanıtamadı!  

             SAGÜSAD orada, “ çağdaş, özgür, dayatmasız sanat ve kültür etkinlikleri başlatıncaya kadar, O mekan insansız, ruhsuz kaldı…

           SAGÜSAD’ın, hiç çıkarsız…Irk, dil, din ayrımsız;.. sanatsal sevgiyle mekana  getirdiği ruh kısa zamanda Deprem Müzesi’ni şehrin odağı yapıverdi…

             Resim yapanlar, müzik eğitimi alanlar, sergilerle kalabalıklaşan, Orada hayata dönenler, şehrin ayağa kalkmaya başlayan ilk heyecanları oldular!

        Bir şehirde; estetik kaygısı, renk, müzik, anlatım ve yazma, zamanı geleceğe de taşıma tutkusu yoksa; O şehrin Tarih Karakteri de yeterince yoktur!

           SAGÜSAD’ın, Deprem Müzesi’ne getirdiği heyecanı o nedenle hayranlıkla izlerdim.   

          Yıkılmış şehre, şehrin Atatürk Bulvarı’na ilk büyük yaşam koşuşturmaları taşıyan, Büyükşehir Belediyesi FOTOMARATON Yarışmaları, Tarihi Adapazarı Fotoğraf Sergileri olmuştur…O Sergilerin en ağır sanatsal yükünü taşıyanlar da SAGÜSAD Üyeleri olmuştur…

           Bilmediğim, yapamadığım konularda; O işlerin ustalarına, emekçilerine saygı duyar, her fırsatta iyi bir izleyici dinleyici olmayı isterim. Onlar hayatımın çok farklı tatları olurlar.    

           SAGÜSAD, yıllar önce Ankara caddesindeki Karaosman İlkokulu’nun tam arkasında, Eski Hendek Caddesi’nde kendi Sanatevi’ni kurdu : -)

            O mekanda; hiçbir yerde dinleme şansı bulamayacağım, Türkiye’nin en yetkin sanat ve kültür ustalarını dinledim! Eşsiz fotoğraf sergileri, slayt sunumları, müzik dinletileri ile inanılmaz zamanlar yaşadım…

           Son birkaç yıldır SAGÜSAD’a gidemeyişim, hayatımdaki en özel keyiflerin kaybedilmesi gibi oldu. Bu tamamen benim zaman bulamama, yaratamama derdimden kaynaklandı.

           Ama, SAGÜSAD saygı ve sevgi de hep aynı yerinde, içimdedir… Bu yazım da durup dururken aklıma gelmedi. Kitaplığımdaki, Sakarya içerikli sayısız tarih, kültür ve tanıtım kitaplarında hemen her gün SAGÜSAD ile karşılaşırım.

        Valiliğin, tüm belediyelerin, Mesleki Oluşumların yayınlarında da, kesinlikle SAGÜSAD’ın varlığı görülür…O nedenle, hak edilen saygıyı göstermek hepimiz için görevdir; ben işte bu görevi yaptım : -)